Makaleleri

Allah'ın Günleri, Millet ve Devletlerin Akibetleri

01/11/2017

Müslüman olarak, ilk adımımız kullukla başlar, son adımımız yine kullukla biter. Allah’a kul olduğumuzu unutmayacağız. Ne var ki, kulluk yürüyüşümüzü engellemek isteyen üç şey vardır ki, bunlar, Peygamberlerin dahi yürüyüşlerinin önüne çıkmıştır: Kadın, Para ve Siyaset, yani baş olma sevdası.

 

Siyasi güç, ülkesine, milletine ve devletine yönelik bir adım attı. Adeta kefenini yanında taşıyan bir lider çıktı. Elini taşın altına koydu. İnanan Müslümanların önündeki tüm barikatları, engelleri canı pahasına kaldırdı. Eğer Müslüman millet de elini taşın altına koymazsa, üzülen biz oluruz. Allah korusun, bir daha ayağa kalkmak çok zor olur. 15 sene öncesine bakarak, aklımızı başımıza alıp, kulluk kimliğimizi Kur’an ile test yapmamız gerekiyor ve vazifelerimizi eksiksiz olarak yerine getirmemiz şarttır.

 

Allah’ın Günleri, zafer ve mağlubiyet günleridir. Allah’ın günleri… Esasen bütün günler ve geceler, bütün zaman ve mekânlar Allah’ındır. Bu böyle olmasına rağmen iki ayette “Allah’ın günleri” yani “Eyyâmullah” denmesi dikkat çekici. Allah’a ait olan özel bir zamana, ya da özel bir tasarrufa vurgu yapılıyor.

Bazı müfessirlere göre “Eyyâmullah”; geçmişte Allah’ın içinde günahkâr ümmetlerden (Nûh, Âd ve Semûd kavmi gibi) intikam aldığı günlerdir.

Biz, Ribat Dergimizin bu sayısında içinde bulunduğumuz hal ve gidişatımıza dikkat çekmek, Kur’an’ın ifadesiyle “Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir,81/26) Sorusuna kulak vermek ve farkında olmadığımız bir konuyu birlikte mercek altına almak istiyoruz.

1789-2001 yılları arasında geçen hadiseleri de görmezden gelmeyip soğuk kanlığımızı muhafaza ederek, “Allah’ın Günlerinin’’ hangisinde olduğumuzu fark etmektir.

Mesajımızın Can damarı:

Peygamberimiz bir hadislerinde mealen şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah, bu dini facir adamlarla da teyit ve takviye eder (yani kuvvetlendirir).’’ (Buhari, “Cihat”)

Facir, burada kâfir, münafık, fasık olmak üzere üç anlama gelebilir. O zaman mana şöyle olur: Allah dilerse kâfir, münafık ve fasık bir adamın eli ile de dinine hizmet ettirebilir. Şimdi bazı örnekler verelim.

Ebu Talip kâfir olmasına rağmen, peygamberimize ve Müslümanlara, büyük hizmetlerde bulunmuş, onları himaye etmiş, İslamiyet’in kuvvet kazanmasına büyük katkısı olmuştur.

Medineli münafıklar, Müslüman görünerek, İslam saflarında savaşarak, dolaylı bir şekilde hizmet etmişlerdir.

Günümüzde namaz kılmadığı halde, parası ve zekâtı ile dini kurumlara yardım edenler, büyük iş adamları, okul, cami, İ.H.L. gibi kurumlara yardım etmektedirler.

Konumuzun önemli bir alanına gelelim:

Bir hadis-i Şerifte: “Her işin bir gayret dönemi vardır. Her gayret döneminin de bir gevşeme devri vardır. Kimin gevşeme dönemi benim sünnetim ölçüsünde olursa, o hidayete ermiştir, Kimin ki böyle değilse helak olmuştur.’’ (Beyhaki)

Şimdi vicdanımızın sesine kulak verelim: Tüm hizmetleri hükümetten, devletten bekleyip, dünyevileşmenin kapısını ardına kadar açmanın akıbetinin ne olacağını düşünebiliyor muyuz?

Rabbimizin kudret elinde bulundurduğu eyyamullahın hangi kapısını çaldığımızın farkında mıyız?

Zafer veya mağlubiyet günlerinin bir başka yönü:

Muhammet Kutub’un 20. Yüzyılın Cahiliyesi eserinden bir bölümü, lütfen birlikte okuyalım ve ellerimizi yanaklarımıza koyarak derin derin düşünelim:

“Hangi cahili sistem yıkılırsa yıkılsın, bunun ardından insanlara hayatlarını, hayır üzerine kurmaları için bir fırsat zuhur etmiş olur.(Mesela, Ak Parti devri gibi) Eğer bunu yaparda, Allah nizamına yönelirler ve bu nizamın, Allah tarafından gönderildiğine inanırlarsa, bu durum onlar için, kurtuluş yolu olur.Eğer insanlar bu fırsatı değerlendiremez ve yeryüzünde ilahi nizamın ikamesi için ciddi bir gayret sarf etmezlerse, onların hayatlarına asla kendiliğinden, hayır hakim olamayacak ve bir cahiliyetten diğer cahiliyetin; bir şer kuvvetten başka bir şer kuvvetin kucağına düşeceklerdir.”

Sonuç olarak ne yapalım?

  1. Müslüman olarak, ilk adımımız kullukla başlar, son adımımız yine kullukla biter. Allah’a kul olduğumuzu unutmayacağız. Ne var ki, kulluk yürüyüşümüzü engellemek isteyen üç şey vardır ki, bunlar, Peygamberlerin dahi yürüyüşlerinin önüne çıkmıştır: Kadın, Para ve Siyaset, yani baş olma sevdası.
  2. Müslüman insanın, ilk adım ile son adım arasında attığı adımlarda tökezlememesi, yorulmaması, yoldan çıkmaması için belli bir güce, kuvvette sahip olması gerekir. Nedir bu belli güç? Diyecek olursanız, cevaplandıralım:
  1. Derin ve köklü bir iman,
  2. Mükemmel bir hizmet yapılanması,
  3. Devamlılık arz eden bir çalışma…
  1. Siyasi güç, ülkesine, milletine ve devletine yönelik bir adım attı. Adeta kefenini yanında taşıyan bir lider çıktı. Elini taşın altına koydu. İnanan Müslümanların önündeki tüm barikatları, engelleri canı pahasına kaldırdı. Eğer Müslüman millet de elini taşın altına koymazsa, üzülen biz oluruz. Allah korusun, bir daha ayağa kalkmak çok zor olur. 15 sene öncesine bakarak, aklımızı başımıza alıp, kulluk kimliğimizi Kur’an ile test yapmamız gerekiyor ve vazifelerimizi eksiksiz olarak yerine getirmemiz şarttır.
  2. Rabbimizin zafer günlerini muhafaza etmek için, Müslüman milletten beklenen şey, bedenimizi, ruhumuzu ve aklımızı yüce yaratıcıya feda etmek ve karşılığında ise cemali ilahiyi ve cenneti kazanmaktır.
  3. Hatırlayalım, bütün peygamberler: “Allah’ım yardımı ne zaman?” (Bakara, 2/214) Sorusunu sormuş, “zafer yakındır” (Bakara, 2/214), cevabını almışlardır... Öyle ise Rabbimizin bizlere lütfettiği beden, beyin ve gönül imkânlarımızı O’nun yolunda, O’nun için kullanmalıyız...