Makaleleri

Faydalı Olanı Almak / Faydasız Olanı Terk Etmek

01/11/2019

 

İlim tahsili, insanın doğumundan ölümüne kadar devam etmelidir. İlim tahsilini belirli mekânlara/zamanlara tahsis etmemek gerekir. İnsan, hayat boyu öğrenmelidir. Hayat boyu öğrenme arzusunda olan bir Müslüman’ın ilim tahsilinde hiç bir fırsatı göz ardı etmemesi gerekir. Her hal ve durumda öğreneceğini öğrenmelidir. Ancak bu öğrenme beraberinde ameli; amel de ihlâsı getirmelidir.

Acaba ilim tahsili arzusunda olan bizler, Efendimizin terbiyesinden geçen örnek şahsiyetlerin bu konudaki uygulamalarını önümüze koysak ve kendimizi bir değerlendirmeye tabi tutsak halimiz ne olur? Geçer not mu alırız, yoksa sınıfta mı kalırız?

Efendimizin terbiyesinden geçen örnek şahsiyetlerin ilimden anladıkları üç şeydi. Bunlardan biri Allah’ın kitabı, diğer biri Peygamberimizin hadis ve sünnetleri diğeri ise “Bilmiyorum” demekti. Bilmediği meselelere bilmiyorum demek onlar için ilimdi. Hayatlarını bu üç ilim ile donatır, hedeflerini bu üç şeyle tespit eder, hedeflerine bu üç şeyle varmak isterlerdi. Sanki hayatlarının temeli, aslı, özü bu üç şeyle atılmıştı.

İslam’ın ilk nesli olan sahabe efendilerimiz, ilim öğrenmede yaşı pek önemsemezlerdi. Beşikten mezara kadar ki zaman, onların öğrenecekleri zamandı. Hatta içlerinden biri gelmiş ve:

“-Ey Allah’ın Resulü, yaşım hayli ilerledi, kemiklerim oldukça inceldi. Sana gelişimin sebebi ise Allah’ın faydalı kıldığı birtakım şeyleri bana öğretmendir. Bu piri fani ihtiyarın müracaatını kabul eden sevgili Peygamberimiz şöyle demişti:

-Sen hangi ağacın, hangi taşın ve hangi toprak parçasının yanından geçmiş isen onlar, sana Allah’tan mağfiret dilemiştir…Ey ihtiyar! Sabah namazını kıldığın zaman üç defa: Sübhanallahil azim ve bihamdik, de diye öğüt vermiştir.”

Ashab-ı kiram, âlim ve abid arasındaki farkın ne olduğunu öğrenmişler ve neticede her biri dini anlatan, tebliğ eden, insanları İslam’a davet eden Peygamber varisleri olmuşlardı. Onların dikkatini çeken şu iki insanın haliydi: Onlardan biri farz namazlarını kılar, sonra oturur ve insanlara faydalı olan şeyleri öğretirdi. Diğerleri ise, gündüzlerini oruç, gecelerini Allah’a ibadet ederek geçiren bir abid idi. Bu iki insanın hali Peygamber (sav)’e götürüldüğünde:

“Âlimin, abidden üstünlüğü, benim, içinizde en bayağı birine olan üstünlüğüm gibidir…”

Efendimizin vahiy ile terbiye ettiği örnek nesilden iki kardeş vardı. Birisi çarşı-pazar işini takip eder, diğeri ise Peygamberimizin meclisini kaçırmaz, dinini öğrenirdi. Çarşı-pazar işini takip eden şahsın ticareti iyi olduğu halde kardeşini Peygamberimize şikâyet etti. Dükkâna gelmediğini, işleri takip etmediğini anlattı. Peygamberimiz:

“Sen ne biliyorsun? Belki Allah’ın sana verdiği rızık, onun sayesindedir” buyurdu.

Efendimizin yetiştirmiş olduğu numune nesil, şunun bunun arkasından sürüklenen kimse olmamak için ya muallim olmuşlardı, ya da talebe. Her esen rüzgârın peşinde gitmek, ilim ışığı ile aydınlanmamak, sağlam bir kaleye sığınmamak onlara ters bir haldi. İlimde ve amelde olgun ve dolgun kimselerdi. Suyu kaynağından içmeyi severler, kitap ve sünnet kaynağını ihmal etmezlerdi. Bu hal, onlara izzet ve şahsiyet kazandırırdı. Bu yüzden sade ve gösterişsiz bir hayatın içinde yaşarlardı.

Efendimizin terbiyesinden geçen örnek şahsiyetler, faydalı olan ilmi öğrenmeyi cihattan sayarlardı. İlim peşinde koşarak hayatını sürdüren birine ölüm gelse, o kişinin şehitlik mertebesiyle öldüğünü kabul ederlerdi. Dünyada kalış sebeplerini izah ederlerken de, meyvelerin içinden en iyilerinin seçildiği gibi, sözlerin en iyisini seçip, en faydalısını söyleyen kimselerin yanına gidip oturup, dinlemeyi sebep gösterirlerdi.

Günümüz Müslümanları olan bizlere gelince, ümmetten ulusçuluğa geçişle birlikte, ilmi hayat durdu. Abur cubur şeyler bilim süsü verilerek topluma sunuldu. İlmin kaynağı olan Kitap ve Sünnet çağ dışı ilan edildi. Müşrik Roma’nın varlığı, tarihsel hayatı sanki ilmin kaynağı kabul edildi. “Tüm yollar Roma’ya çıkar” sözüne sıkı sıkıya bağlanıldı. Ve insanlar özlerinden, kaynaklarından uzaklaştırıldı. Ancak son beş-on yıldır, ilim öğrenmenin önündeki engellerin birçoğu kaldırılınca biz Müslümanlar rahat bir nefes almaya başladık. Bu süreçle birlikte okumaya, öğrenmeye yoğunlaştık. Fakat kimi, neyi, nasıl ve niçin okuyacağımızı anlamadan bu işi yapar hale geldik. İçimizden azı müstesna, öğrenilen şeyler karmakarışık bir hal aldı. Tıpkı hurdacı dükkânı haline geldi kafalar ve fikirler. Eczanelerdeki ilaç düzeni gibi kafalara düzenli bir şekilde yerleştirilmesi icap eden ilim öğrenme usulü aslını kaybetti. Önüne gelen her söze, kulağına fısıldanan her sese “evet” denildi. Neyin faydalı, neyin zararlı olduğu hesaba katılmadı.

Seküler dünyanın Müslümanları olan bizler: İslam’a göre en âlim kimse, Kitap’tan ve Sünnet’ten en çok nasiplenmiş olanların olması gerekirken durumu tersine çevirdik. Ağzı laf yapan insanları âlim olarak lanse ettik. Gerçek âlimlerin ise üzerleri küllerle kapatılarak adeta saf dışı edildi. Malumat sahibi olanlar ile âlim olanlar arasındaki büyük fark maalesef fark edilemedi. Ferdi ve toplumsal hayatına ciddi olarak on ayeti ve on hadisi hâkim kılamayanların toplum önünde bülbül gibi konuşmaları, adeta gerçeklerin/hakikatlerin yüzünü örten bir örtü oldu.

Yine günümüz Müslümanları olan bizler; Kitap ve Sünnet’ten çok, kopyacılık mantığını ihya etmeye heveslenir hale geldik. Topluma ayet ve hadisi anlatmaktan çekinenler, müsteşrik birinin sözünü aktarırken büyük bir haz duyar oldu. Allah’ın dini, sevgili peygamberimizin sünneti yerine başka ideolojilerin uydurduğu “Korsan dinler” revaç buldu.

Şöyle veya böyle günümüz Müslümanları, inşallah Efendimizin terbiyesinden geçen örnek şahsiyetler gibi hakiki ilmin, faydalı olan ilmin Kitap ve Sünnet olduğuna adım adım yaklaşarak inanmaya başlamışlardır. Değil mi ki Peygamberimiz: “Eğer Musa peygamber indirilse ve aranıza gelse ve siz de beni bırakıp ona tabi olsanız sapıklığa düşmüş olursunuz.” buyurmuştur. Günümüz Müslümanları olan bizler, tercihimiz net bir şekilde yaptık artık. “Hikmet mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa alır” sözünü şiar edindik, hakiki ilmin Kitap ve Sünnet’te olduğunu kabul ederek, bu çerçevede ilim peşinde koşarız.

Değerli kardeşlerim;

Bu asrın inananları olarak bizler ve Peygamberimiz (sav) arasında yaklaşık bin beş yüz yıllık bir zaman dilimi mevcuttur. Zihinlerimizde oluşan “bu uzun zaman aramızdaki ilişkiyi nasıl etkiler?” gibi bir soruya müjde niteliği taşıyan şu cevabı verebiliriz ki, bizler O’nun (sav) bin beş yüz yıl sonraki talebeleriyiz. Bu on beş asır, aramıza hiçbir boşluk sokmadığı gibi herhangi bir karışıklığa da sebebiyet veremez. Hal böyleyken bir mü’minin, Peygamber (sav)’le tırnak et gibi, sıkı bir ilişki içinde olmaması düşünülemez. Aramıza giren asırlar yalnızca O’nunla bedenen bir arada olmamızı engellemiştir. Yine çağ farklılığının yaşam tarzlarını değiştirmiş olması doğal ve beklenen bir durumdur. Bu konuda tek eksiğimiz zamanın bize bir şey kaybettirmeyeceğinin farkına varamamış olmamızdır. Zira biz, hadislerini okumakla, sünnetine ittibayla ruhen her anımızda Peygamberimiz (sav) ile beraber olduğumuza inanıyoruz. Öyleyse bu imanımızın gereği olarak Efendimizi kendi zaman ve mekânımızda söz sahibi yaparak şahsiyetimizi O’na inşa ettirelim.

Not: “Kalbimin yarısı Mekke’dir, geri kalanı Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır. (Nuri Pakdil) Çok kısa zaman önce Hakk’ın Rahmetine kavuşan, ömrünü Allah’ın dinini yaşamaya ve tebliğe adayan Kudüs şairi Nuri Pakdil Beyefendi’ye Allah’tan rahmet, ailesine ve bütün ülke Müslümanlarına başsağlığı diliyorum.