Makaleleri

Hayatın Değişimi Allah-İnsan İrtibatıyla Başlar

01/01/2020

 

Modern dünyada teknolojinin en çok gelişim sağladığı alanların başında iletişim geliyor. Bu gelişimin temelinde insanın yaratılışı gereği iletişime duyduğu ihtiyaç yatmaktadır. Bu ihtiyaç, iletişim alanında her gün yeni bir buluşu beraberinde getiriyor. Bütün bu gelişmelere rağmen insanın en çok şikâyetçi olduğu konulardan bir tanesi de anlaşılamamaktır. Oysaki iletişimdeki temel amaç, anlamak ve anlaşılmaktır. Ailede ebeveyn ve çocuklar, sosyal hayatta toplumu oluşturan şahsiyetler birbirleriyle doğru bir iletişim kuramıyorlar. Yaratılışı gereği iletişim ihtiyacı ile dünya misafirhanesine teşrif buyuran insan, bu ihtiyacını karşılayamadığı için huzursuz oluyor. İnsanın huzursuzluğuna sebep olan iletişimsizliğin temelinde iletişime kiminle ve nasıl başlayacağını bilmemesi yatmaktadır.

Bunun için Allah, insanın iletişim bağlarını koparmasını yasaklamıştır; “Onlar ki Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler, Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları kesip koparırlar ve yeryüzünde ahlaki çürümeye neden olurlar, işte bunlardır hüsrana uğrayanlar.” (Bakara, 2/27)

Ayette koparılmaması emredilen bağlar dört şıkta özetlenebilir;

  1. İnsanın kendisiyle olan bağı
  2. İnsanın Allah ile olan bağı
  3. İnsanın insan ile olan bağı
  4. İnsanın tabiat ve evrenle olan bağı

Bu ana şıkların altına akıl- vahiy, dünya- ahiret, lafız- anlam, madde- mana, birey- toplum, zengin- yoksul, karı-koca, yöneten- yönetilen vb. gibi birçok bağ dizilebilir. Öncelikle anlıyoruz ki Allah’ın koparılmamasını emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan hayatını ilgilendiren bağlardır ve bu bağların korunması bireysel ve toplumsal barış ve huzuru garanti ederken, birbirinden koparılıp ayrılması bunları yok etmektedir.

Bireysel ve toplumsal huzurun temelinde Allah’ın korunmasını emrettiği bağlar olduğuna göre bu bağları koruyacak iletişimin de doğru sağlanması gerekmektedir. Kendi kendisiyle olan iletişimini sağlayamamış bir insanın Yaratıcısı ile kaliteli, seviyeli ve tatmin edici bir iletişim sağlaması mümkün değildir. Çünkü insanın Allah ile iletişiminin temelinde kendisini fark etmesi ve kendisiyle iletişim halinde olması vardır. Rahmet elçileri olan efendilerimizin hayatlarını doğru bir şekilde anlama çalışması yaptığımızda bu neticeye ulaşıyoruz. Her bir peygamberimiz, Rabbimiz tarafından vahiy ile muhatap kılınmadan önce kendisini anlama ve kendisiyle iletişim kurabilmesi için terbiyeye tabi tutulmuştur. Bizler de iletişimin zirvesi olan Allah- İnsan iletişimini kendi hayatımızda yaşamak istiyorsak önce kendi kendimizle doğru bir iletişime geçmeliyiz.

Kendisiyle doğru iletişim kuran Yaratıcısıyla iletişim kurmak için arayışa geçer. Efendimiz otuz beş yaşlarından itibaren bu arayıştan dolayı Hira mağarasında inzivaya çekilmeye başlamıştır. İlginçtir ki “Hira” kelimesi Arapçada “arayış” anlamında kullanılır. Yani Efendimiz, arayış mağarasında Rabbi ile iletişimi aramaktadır. Aramak, ihtiyaç hissetmenin bir neticesidir. İhtiyaç hissetmeyen arama gayreti sarf etmez. Öyleyse Allah ile iletişime geçmenin ikinci temeli bu iletişime ihtiyaç hissetmektir. Bu ihtiyacı gönülden yaşayan insan, dünyanın en büyük onuruna sahip olur ve vahye muhatap olur. Kur’an-ı, hayatına anlam veren Allah ile muhatap olduğunu bilerek okur. Şükür istendiğinde şükür, sabır istendiğinde sabır gösterir. Sorulduğunda cevap verir. “Şimdi söyle ey insan: Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?” (Tin, 95/8) Efendimiz bu ayeti her okuyuştan sonra Rabbi ile iletişimde olduğu için şöyle derdi: “Bela Ya Rab! Ve ene mine’ş şahidin.” “Elbette ey Rabbim! Ve ben buna şahidim.”

Uyumayan ve unutmayan bir Allah’ın gözetiminde olduğumuzu aklımızdan çıkarmamak da Rabbimizle diyaloga geçmenin temel ilkelerindendir. Namazlardan sonra okunan Ayetel Kürsinin gayesi de bu gerçeği her gün tekrar tekrar hatırlatmaktır.

Doğru iletişim kurabilmek için iletişime geçeceğimiz varlığı doğru bir şekilde tanımalıyız. Allah, kendisini bizlere Kur’an’da esması ile tanıtır. Aynı zamanda Rabbimiz hayata esması ile müdahale eder. Öyleyse Rabbimizi Kur’an’daki esmasından doğru bir şekilde tanıma gayretine girmeliyiz.

Bütün ibadetlerimiz Allah ile insan arasındaki iletişimi temsil eder. İbadetlerimizdeki şuuru ve takvayı artırmak Rabbimizle olan iletişimimizin kalitesini artıracaktır. Özellikle namaz ibadetimize ciddi bir şuur kazandırmalıyız. Secdelerimizi Efendimiz gibi uzun uzun yapmalıyız ki mekânsal yakınlığımız gönül yakınlığımıza vesile olabilsin.

Rabbimiz ile kuracağımız sağlıklı bir irtibat, kendimizi ve bütün bir hayatı Kur’an’ın istediği, Efendimizin örneklendirdiği şekilde değiştirip dönüştürmemize vesile olacaktır. Bunun ardından ikinci adım olarak cahiliye toplumundan, İslam toplumuna geçişin temel dinamiklerini bilmeliyiz, tanımalıyız, anlamalıyız, düşünmeliyiz ve gereğini yerine getirmeliyiz. Nasıl mı?

İslam tarihi konularını, sosyal bakış açısıyla yorumlamak, olayların içine girmek demektir. Hani üç boyutlu filmleri izleyenler, kendilerini izledikleri olayların içerisinde hissetmektedirler. Senelerce okuduğumuz Uhud Savaşı’nın içerisine giremedik. Huneyn Savaşı’nın frekansını yakalayamadık.

Uhud Savaşı’nda bir ara Peygamberimizin şehit edildiği dedikodusu yayılınca, sahabeden bazıları bu asılsız habere kapıldı ve Muhammed öldüyse, her şey bitti, geri dönelim dediler. Aşkını, heyecanını, metanetini kaybetmeyen Hz. Ebu Bekir (ra), bu hadise üzerine nazil olan Al-i İmran Suresi’nin 144. ayetini okuyarak; Peygamber şehit olsa bile, Allah bakidir ve mücadele devam etmelidir, hitaplarıyla orduyu tekrar topladı.

Buna paralel olarak, senelerce dillendirdiğimiz ancak hak ettiği seviyede anlayamadığımız şu hadis meali yeter de artar bile: “Size iki şeyi miras bırakıyorum. Onlar; Kur’an ve Sünnettir.” Bu ne demektir? Değişimin, gelişimin, kaliteyi yakalamanın oluşması için Peygamberimizin vücut olarak varlığı zorunlu değildir. Kur’an ve Sünnet, ümmete yol göstermek için kâfidir.

Cahiliye toplumundan, İslam toplumuna geçişin, özet olarak dört dinamiği vardır. Dinamik nedir, hatırlayalım önce. Dinamik, sürekli hareket halinde bulunan, kuvvet ve kudret karakteri olan canlı, hareketli… İşte o hareketli, canlı olan konular şunlardır: Zihniyet, davranış, çevre, müesseseleşme ve organizasyon… Şimdi bu dört konuyu kısaca tanımaya çalışalım.

  1. Zihniyet: Rabbimiz, öncelikle insanların düşüncelerine hitap etmiştir. Niçin? Çünkü zihniyet değişmeden muamelat değişmez. Kitabımızda doksandan fazla “Ey İman Edenler” hitabıyla başlayan ayet olduğu halde, “Ey Amel Edenler” ifadesiyle başlayan bir ayet yoktur. Buna ilaveten, amel, iş lafzı her zaman iman kelimesinden sonra gelir. Kelime-i Tevhid yani La İlahe İllallah Muhammedün Rasülullah, bir mümin için sevdikleriyle beraber olacağına ve sevmediklerinden uzak duracağına dair bir nevi Cenab-ı Hak’la sözleşmedir.
  2. Davranış: Birçok eserde, sağlam kaynaklarda Hz. Ömer’in Bakara Suresi’ni 12 senede ezberlediği ve şükran olarak deve kestiği yazar. Ülkemizde veya İslam âleminde bugün 6 veya 12 yahut 30 ayda Kur’an ezberleniyor. Bunun sebebi ne olabilir? dersek, cevabı şu olsa gerek: Onlar, ayetleri okuyup üzerinde düşündükten sonra, o ayetleri davranışlarına dönüştürmeden ezberlenmiş kabul etmiyorlardı. İşittik ve itaat ettik, Kur’an kelamı, bir Müslüman için temel bir prensip olmalıdır.
  3. Çevre: Çevre kelimesi kulağımıza geldiğinde ilk aklımıza gelen şey hicret olmalıdır. Dikkat edecek olursak, hicretten sonra da Peygamberimizin sahabeleri çok sıkıntılar çekmiş, en çetin savaşlar hicretten sonra yapılmıştır. Bunun için hicret bir kaçış değil, İslami bir çevre oluşturma gayretidir. Batıldan Hakka geçiş, yalandan doğruya geçiş, haramlardan helallere geçiş bir bedel ister. Çevre kelimesi Müslümanların yatay olarak tüm yeryüzünü cehaletten kurtarıp, İslam’la buluşturma mücadelesidir. İç dünyamızda savaşan Musa-Firavun (takva-fücur) mücadelesinde galip gelenin Musa olmasını sağlayan insan, hayatının en büyük cihadını yapmış olanlardandır.
  4. Müesseseleşme: Müslüman bir toplum ancak kendi inanç yapısına uygun müesseseler, kurumlar, birimler kurduğu müddetçe Müslümanca yaşama hakkına kavuşur. Bu önemli konuyu en iyi anlamanın yolu Peygamberimizin Medine’de ilk iş olarak inşa ettiği Mescidinin muhtevasını, içeriğini kavramaktır. Bugün binlerce hizmetin hayat bulmasına vesile olan vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşlarımız, sorumluluklarını ve vazifelerini yeniden gözden geçirmeli ve “Derneğimiz veya Vakfımız ne kadar Peygamberimizin mescidi ile iletişim halinde?” sorusunu vicdanımıza sormalıyız.

Netice olarak; bugün cahiliye toplumundan İslam toplumuna geçişin, sebeplerini, şartlarını, usulünü, zaman ve mekân boyutunu ortaya koyarak, kendi öz kimliğimizi, adımızı, sıfatımızı cahiliye toplumuna kaptırmamalıyız. Reçete belli, yeter ki kullanım usulünü becerelim. Halk içinde Hak ile birlikte olmak, gerçek kimliğimizdir… Vesselam…