Makaleleri

İslami Hizmetlerde Muhasebe ve Murakabe

01/12/2020

Bu ay siz değerli okurlarımla bir muhasebe yapmak, kendimize ve hizmetlerimize bir başka pencereden bakmak, bir kere daha ahit tazelemek, yeniden silkelenmek ve bir kez daha “bismillah” demek istiyoruz. Ne yaşarsak yaşayalım, yorulma nedir bilmeyiz biz. Hizmet ve kulluk heyecanımıza balyoz indirmek isteyenlerin bize doğru kalkan ellerini hafifçe öper, sonra sırtlarını sıvazlayıp “selametle” deriz. Ne incinir, ne incitiriz. Çünkü bizim, uğruna canların feda olmak için yarıştığı bir rüyamız var. Adı ne bu rüyanın? Cennet mi diyorsunuz? Hayır efendim, hizmet… Hizmetimiz ve kulluğumuz, zaten bizim cennetimizdir.

Cimri değiliz biz. Kul gibi başlayıp kul gibi bitecek hayatımızı yaşarken, kulluk pistine attığımız ilk adımımızla son adımımız arasında zerre kadar fark olmaması için, gönlümüze koyduğumuz aşk ve heyecan sermayesinden çevremizdeki herkes tatsın isteriz. Hizmeti de, ondan hâsıl olan muhabbet ve lezzeti de herkesle paylaşmak derdindeyiz.

Kopyacı değiliz biz. Bütün hizmetlerimiz, mutlaka bir ihtiyaç, bir zaruret, bir maslahatla temellendirilmiştir. Karnımız acıkınca yemek nasıl tevilsiz bir ihtiyaçsa, hangi alanda bir hareket içine girmişsek, emin olabilirsiniz ki o sahada hizmet öylece ihtiyaç halini aldığı içindir. Bu ülke halkının kardeşliğe, geleceği imar edecek fedakârlık abidesi hizmet erlerine, irşada, irfana, su gibi, ekmek gibi ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Müslüman bir hanımın tesettüre, Müslüman ailelerin helal ve temiz kazanca, Müslüman çocukların eğitime, nihayet her Müslüman’ın imana ve namaza ihtiyacı olduğundan eminiz. Bu ihtiyaçların her biri için ayrı ayrı projeler geliştirmeyi, her birine masamızda hususî bir dosya açmayı vazife biliriz.

Merkez değil, şube olmanın derdindeyiz biz. Çekim gücünü elimizde bulunduralım, insanları kendimize çağıralım, şovmenvari şirinlikler yaparak sahne ışıklarını üstümüze çekelim, tabelalarımızı allayıp pullayalım, hizmeti illa biz yapalım kaygısını hiç duymadık biz. Merkez olmak ne demek; bilakis, Mescid-i Nebevî’den beslenen bir devrimin, en sessiz sedasız parçaları olabilmeyi,“Senin aşkınla mecnunum, velâkin iştiharım yok” diyen şair gibi ismi cismi şöhret bulmamış, köküne ve gövdesine sıkıca bağlı bir dal olabilmeyi biricik iftiharımız saydık. Yani biz, başarımızı ne kadar merkezîleştiğimizle değil, ne kadar şubeleştiğimizle ölçeriz. Kâbe’nin emir eri gibi çalışmayı, Türkiye’nin amiri gibi çalışmaya bin defa yeğleriz.

Karaborsa yatırım yapmayız biz. Hizmetimizi, onurlu ibadet kimliğimizi falsolu tercihlerle yanlış adreslere kurban etmeyiz. Bunca yorulup didindiğimiz, uğruna hayatlarımızdan, vazgeçilmezlerimizden vazgeçtiğimiz hizmeti, beklenti riskine kaptırmayız. Kimseden alkışı, parmakla gösterilmeyi, takdir edilmeyi, hatta asgari insanî hürmeti bile beklemeyiz. Zira biliriz ki insan beklentiye bulaşmaya görsün, artık doymak bilmez ve hep daha çok takdir, daha çok makam, daha çok saygı ister. Hâlbuki biz, alacağımız ücretin değil bir makamla, küçücük bir tebessümle, bir teşekkürle, bir saygı ifadesiyle bile bölünmesine razı olmayız. Hizmet eserlerimizi, her yanı uçurum olan beklenti vadisinin kenarına inşa etmeyiz. En fazla Hz. İbrahim’in dediğini der, belki yüzü bu dünyaya dönük tek beklentimizi, geride bir “lisan-ı sıdk” yani hoş bir anı ve yâd-ı cemil bırakmak olarak tayin ederiz. Yani biz, işimizi biliriz.

Hizmeti idareten üstlenmişlerle, görevini vasat bir “günü kurtarma” mantığıyla icra edenlerle, emaneti parmak ucuyla kavramış, görenlere “elinden ha düştü ha düşecek” dedirten bir eda ile taşıyanlarla çalışamayız biz. Doğru, böyleleriyle pek anlaşamayız biz. Çünkü biz, hizmetimiz bir hafta rüyamıza konuk olmasa kendimizi kontrol eder, niyet tazeler ve bunu bir sorun addederiz. Bize, gecesini gündüzünü, tatilini iş gününü, zor zamanı ve iyi gününü, gençliğini ve ihtiyarlığını aynı şuur rengine boyamış, hizmete yarı baygın gözlerle değil, cam gibi parlayan, ışıl ışıl olduğu halde ışığını arayan gözlerle bakanlar gerek. Bir elinde hizmeti, bir elinde ferdî işlerini taşıyan değil, hizmeti görünce iki elini de hemen boşaltan kimseler gerek. Tutun ki iki kalbi olsa, birinde Allah’ın katından gönderdiği dininin derdini taşırken, diğerine de kendi dertlerini koymaktan utanan kimseler gerek.

Vasat bir netice çıkacak diye boncuk boncuk terleyen, sunduğu çalışma şöyle böyle geçer not alacak diye kalp ritimlerini kaybeden ve başka değil, ancak memnuniyetle kabul edilecek hizmetlere imza atan Habiller arıyoruz biz. Dahası, güzelce kabul edilecek, pekiyi alacak hizmetler sunmak bir yana, varlığını paket yapıp yüce Allah’ın kapısına sunan ve neticede “Rabbi onu memnuniyetle kabul etti” (Al-i İmran, 3/37) mukabelesine aday olan Meryemler arıyoruz. Düşünsenize Allah aşkına, insan, kendisi gibi insan olanlarla ilişkilerinde dahi, ekseriyetle yaptığı işlerin, karşısındakini memnun etmesi düşüncesiyle hareket eder. Hediye alacaksa “Hediye hediyedir, nasıl olursa olsun” demez de, “Acaba nasıl bir şey alsam onu daha çok memnun ederim?” sorusunun cevabını arar. Üstelik tam ona layık bir hediye aldığını düşünse bile, alelade bir torba içinde vermez. Güzelce paketler, içine de dışına da ayrı özen gösterir. Söyler misiniz, hal böyleyken bu duyarlılığı yüce Allah’a takdim ettiği amellerde gösterenler nerede? Yine söyler misiniz, tesettürünü, namazını, çocuk eğitimini, hizmet başkanlığını, eşine karşı vazifelerini baştan savma yapmaktan titreyen, Rabbi tarafından memnuniyetle kabul edilecek hizmetlerin rüyasını görenler nerede?

Afrika’ya hizmete gitmekle, bir suyu üç yudumda içmek arasında ayrım yapmayız biz. Ravza’yı ziyarete gittiğimizde duyduğumuz heyecanla, gece yatmadan evvel sağa dönüp edeple bacaklarımızı kıvırdığımızda duyduğumuz heyecan arasında fark görürsek “estağfurullah” deriz. Çünkü bizim biricik heyecan ve feveran kaynağımız, hayatı Rasûlullah ile beraber yaşamaktır. Hele söyleyin, bunu iman haline getirmiş kimseler olarak, hizmetler arasında büyük-küçük taksimatı yapma fikri hayalimize uğrayabilir mi bizim? Ne zaman heyecanımızda bir kayma görsek, ruhumuzun tansiyonunda bir düşme, yüreğimizin manevî gerginliğinde bir gevşeme fark etsek, hemen kalbimizi yoklar, yerinde olup olmadığını kontrol ederiz. Çünkü biz biliriz ki, bir kalbi olan kimse, dünyada olup bitenleri sinema seyreder gibi izleyemez.

Biz olsa olsa sadece bir şeyi izleriz: Bir hizmeti tamamlayıp kenara koyduğumuzda, sıradaki hizmetin yolunu… Tıpkı bir vakit namazı kılıp diğer vakti gözleyen insanın hep namazdaymış muamelesi görmesi gibi, kendimizi yeni bir hizmet ufkunu gözlediğimiz sürece uykuda sağdan sola dönerken bile, hizmet yolculuğunda meşakkatle geçen uykusuz bir gecedeki halimizdeymiş gibi hesap ederiz. Ancak bu geniş niyet kimliğimizle 60-70 yıllık bir ömürle ebedî bir saadeti satın alabileceğimizi aklımızdan çıkarmayız. Şimdi açıkça davet ediyorum; bu kârlı alışverişin yapıldığı pazarlara koşun. Bu tezgâhlarda birkaç pula satılacağınızı bilseniz bile müjde size, müjdeler size… Peki, böyle muazzam bir çarkın döndüğü yatırım ve daha da önemlisi yüce Allah’a yaklaşım şirketine ortak olmak isteyen cesur girişimciler nerede?

Başlara taç olma sevdasında değil, ayaklara paspas olma yarışındayız biz. Doğru, çok mümbit bir araziye otağımızı kurmuşuz, ancak bu otaklık hemen bedelsiz vehmedilmesin. Paspas olmayı göze alamayanları çadır fazla misafir edemez. Hâkimiyetin değil hâdimiyetin izini sürmeyi içine sindiremeyenler bu vadide saman alevi gibi bir parlayıp bir sönmeye mahkûm olurlar. Hizmet seması, daha yukarı çıkmak için hamle yapan yıldızlarının elini bırakır, onlar da bir bir kayarlar. Ama tek derdi vazifesini yapmak olanlar, Allah’ın izniyle o semanın olmazsa olmazı kutup yıldızı gibi daima en parlak yerde ağırlanırlar.

Her Müslüman’ın içinde bulunmuş olduğu cemaat, vakıf ve derneğe karşı kendisini muhasebe ve murakabeye tabi tutması gerektiğini biliriz. İçinde bulunmuş olduğumuz İslami hizmetlere karşı bizim tavrımız nedir? İçinde bulunmuş olduğumuz İslami hizmetlere iyi niyetimizle, fiili ve kavli dualarımızla katma değer olabiliyor muyuz? Yoksa gıybet, necva, dedi kodu ve benlik duygusuyla davamıza yük mü oluyoruz? Vicdan hâkimimizin huzurunda muhasebe ve murakabemizi yaparak yerimizi belirleyelim.

Kıymetli okurlarımız; sözümüz bir dertleşme ve halleşmeden ibarettir. Geride bırakmaya yaklaştığımız tertemiz bir yılı, temiz niyetlerle ve memnuniyetle kabul edilecek hizmetlerle geçirmiş olabilmek için peşin peşin yapılmış bir muhasebeden başka bir şey değildir. Aradığımız hizmet insanlarının elimizi uzattığımızda tutacağımız kadar yakınımızda olduğunu, bu satırları okuyan kardeşlerimizin içinde gizli bulunduğunu biliyor, Rabbimizden bu hüsn-ü zannımızı bir dua olarak kabul etmesini niyaz ediyoruz…