Makaleleri

Mü'minin Evi, Beytullah'ın Şubesidir

01/08/2019

“Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” (Nahl, 16/80) ayet-i kerimesinde Yüce Allah, huzurun adresini evler yaptığını, huzur ve mutluluk arayanların evlerine bakmaları gerektiğini beyan etmektedir.

“Onlar da dediler ki: Allah’a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma! Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar! Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! Diye vahyettik.” (Yunus, 10/85-87) Evlerimizin sahip olması gereken önemi vurgulayan bu ayetlerde, Allah Teâlâ’dan yardım ve necat isteyen topluluğun, kendilerine Firavun tarafından akıl almaz işkenceler yapılan, çocuklarının daha anne karnında katledildiği İsrailoğulları olduğunu unutmayalım. Böyle zor bir durumda Allah’tan yardım isteyen İsrailoğulları’na ise Rabbimiz kurtuluş adresini evler olarak göstermekte ve önce evlerinizden başlayın zımni mesajını vermektedir.

Bir başka ayet-i kerimede ise, “Ey Âdem! Sen ve eşin (sükûnetle) cennette oturun.” (Bakara, 2/35) buyrulmakta, böylece Hz. Âdem ve eşinin mesken edineceği cennette de tıpkı dünyadaki meskenlerimiz olan evlerimiz gibi sükûnetin varlığına dikkat çekilmektedir.

O halde evlerimiz bahsinde ilk aklımıza gelmesi ve dikkat etmemiz gereken konu fiziki ve maddi şartlar değil, samimi niyetle işe başlamak olmalıdır. Aliyyü’l-Karî bu konuda şu tespiti yapmaktadır:

“Henüz evi satın almadan, belki evin ücretini bir araya getirmeye çalışmadan ya da evin mimarisi, cephesi hakkında düşünmeden önce orada yapacağımız ibadetlere niyet etmeliyiz, zira böyle bir niyet ile evde oturmaya başlayanlar, o evde ikamet ettikleri sürece ibadet sevabına nail olacaklardır.”

Bugün evlerimizi zelzele ve yangın afetlerine karşı korumak için henüz temel atma aşamasından başlayarak pek çok önlem almakta, sigorta şirketlerine başvurmakta ve bu iki tehlikeye karşı tedbirlerimizi katiyen göz ardı etmemekteyiz. Peki, bu afet ve tehlikeleri düşünmemizin yanında şeytanın evimize girmesini önlemek için ne kadar gayret etmekteyiz?

Tarihimizde ve hassaten Osmanlı döneminde hemen hemen her evin dışına “saklayan, koruyan” anlamlarına gelen “Hafız” İsm-i Şerifi yazılır, maddi manevi tüm musibetlerden Allah Teâlâ’nın bu ismine sığınılır ve böylece evlerin manevi sigortası yapılırdı. Bu yolla hem maddi musibetlerden koruması için Allah’a iltica edilmiş hem de bundan çok daha tehlikeli olan manevi düşman ve tehlikelerin girişi engellenmiş olurdu.

Evlerimizin, eşyalarımızın onlarda oturup, onları kullananlardan sirayet eden bir ruh ve enerjileri mevcuttur. Mü’minin ise sahip olduğu manevi güç ve enerji evine ve kullandığı eşyalarına direkt olarak etki edecek ve onların da manevi bir kuvvete sahip olmasını sağlayacaktır.

Bu düsturlara riayet ederek, manevi sigortası göz ardı edilmeyerek günahlara karşı sağlam bir şekilde korunmuş ve manevi düşmanların da girmeye güç yetiremeyeceği evler, hadislerde “hısn” yani “sağlam kale” olarak nitelendirilirken, günahların ve şeytanın kol gezdiği, ibadetlerin enerjisini taşımayan, Allah’ın razı olmadığı şeylerin yaşandığı ev de Kur’an-ı Kerim’de evlerin en çürüğü olan örümcek evine benzetilmiştir. (Bkz. Ankebut, 29/41) Bu neticeden ailemizi ve evlerimizi korumak içinse tıpkı düzenli aralıklarla maddi olarak ev temizliği yaptığımız gibi evlerimizi manevi kirlerden de arındırmalıyız. O halde ayet ve hadislerden aldığımız bu mesajlar ışığında, evlerimizin ya melek girmeyen evler ya da şeytanın girmeye güç yetiremediği evler şeklinde iki kategoriye ayrıldığını ve her evin bunlardan birine dâhil olduğunu söyleyebiliriz.

Yine irfan ehli ecdadımızdan almamız gereken bir diğer örnek davranış ise evlerinin duvarlarına astıkları levhalardır. Bahsettiğimiz bu levhalar, okunduğu zaman insana etki edecek, davranışlarını düzeltebilecek, hayat düsturu olan ayetler, hadisler, beyit ve kelam-ı kibarlarla dolu olurdu. İrfan sahibi ecdadımız insanın gelişmesinin yalnızca iç dünyasının terfi etmesiyle mümkün olacağını biliyor, evlerine astıkları levhalarla bu tekâmülün gerçekleşmesini hedefliyorlardı. Günümüzde ise böyle ulvi gayelerle asılan levhaların yerini aile fotoğrafları veya Batı patentli resim tabloları aldı. Hatta öyle ki, bugün evlerimizin içine girildiği zaman bir Müslüman’a mı yoksa gayr-i Müslim’e mi ait olduğu hissedilemeyecek derecede kimliğini kaybetmiş hale geldi.

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz ayetlerin ışığında evlerimizin manevi kimliğini kontrol edelim ve evlerimize İslami bir ev olma kimliğini kazandırmak için mücadele edelim.

 

Ayet, kişiyi Cenab-ı Allah’a kılavuzlayan, O’nu hatırlamasını sağlayan canlı cansız her şeyi kapsamı altına alır. Hayatındaki her ana ibadet etiketini yapıştıran mü’min, yalnızca Kur’an-ı Kerim’i değil çevresinde gördüğü her şeyi de kendisine Allah’ı hatırlatan bir ayet olarak kabul eder. Eşyaya bakışı böyle zengin ve hikmet dolu olan mü’min, tüm kâinata Allah’ın ayetleri olarak nazar eder ve her bir nazarı onun için ibadet seviyesine yükselmiş olur. Bazen bir dağ, bazen bir çiçek ayet olabileceği gibi içinde yaşadığımız evler de birer ayettir.

İnsanın fiziki yorgunluğunu dinlendirmek için ihtiyacı olan aile ortamıdır. Cemiyet hayatından yorulduğu yani sosyal olarak, fikrî olarak yorgunluk hissettiği zamanlarda da en iyi dinlendiği ortam yine evidir. Aslında otel ve pansiyon gibi ortamlarda huzur bulunamamasının temel sebebi de bu, yani otel ve pansiyonların aile şefkat ve merhametinden yoksun olmasıdır.

Çocukların insanları ve hayatı tanımaya başladıkları mekân da evlerimizdir. Aile ortamında hayata bakışını şekillendiren çocuklar anne babalarının onlara sundukları ev ortamını, onların hayat tarzlarını ve ev içinde yaşananları benimserler. Çocuklar sevmeyi, sevmemeyi, kızmayı, hoşgörüyü, nefreti, barışmayı, küsmeyi vs. hep evde öğrenirler. Yedi yaşına kadar bu ortamda büyüyen, yedi yaşından sonra da okul, cami ve ev olmak üzere sosyal hayatını oluşturan bir çocuk, bu üç merkez arasındaki kopuklukları, çelişkileri gördükçe sosyal hayata adapte olması zorlaşır. O nedenle sosyal hayata karışmadan önceki ilk yedi yılda verilen eğitim çocuğun ileride nasıl bir karaktere sahip olacağı hususunda belirleyici etken olacaktır. Çocuğun ilk yedi yıllık hayatıyla ilgili onun için bir mektep olan annenin daha fazla sorumluluk duyması gerektiği inkâr edilemez bir gerçektir. Anneler çocukları için mektep olmanın ağır sorumluluk ve mesuliyetini omuzlarında hissetmelidirler. Bir çocuk, yağmurun nasıl yağdığını, kar tanelerinin nasıl oluştuğunu, kâinatın nasıl var olduğunu; bunların yanında insanlarla nasıl geçinmesi gerektiğini, temizliğine nasıl dikkat etmesi gerektiğini eğitimi hangi seviyede olursa olsun ilk kez annesinden öğrenecektir. Bu aşamada çocuğunun dünyaya bakışı şekillenirken onu ilahi gerçeklerle, Allah’ın kudretiyle buluşturmak da yüz öğretmen gücü kendisinde toplanmış olan Müslüman annenin asli görevidir.

Evler, eşlerin ruh ve beden sağlıklarının muhafazasını sağlar. Nimetlerin kıymeti, onları kaybettikten sonra anlaşıldığı gerçeğinin farkında olarak, evlerimiz gibi büyük bir nimetin değerini idrak etmek için onun elimizden alınmasını beklemeyelim.

Evlerimiz de İslamî (İslam’a ait) olmalı; aile fertlerine de İslam’ı rahat tatbik etme imkânı vermelidir. Zaten Rabbani bireylerin oluşturduğu İslamî evlerin içerisinde İslam’ı tatbik etme imkânı yüce Allah tarafından kolaylaştırılacak ve İslam’ın tatbik edilmesiyle, İslamlaştırılan evlerden Rabbani şahsiyetlerin yetişmesi devam edip gidecektir.

İslamî ev, aile olarak yaşamaya elverişli bir mekân olmalıdır. Böyle bir ev, fertlerinin onun dışında vakit geçirerek, oradan uzaklaşarak rahatladığı değil; dünyadaki cennetine girer gibi sevinç ve mutlulukla adım attığı, huzur ve sükûnu yakaladığı ev olacaktır.

İslamî evin çevre şartları da İslam’a uygun olmalıdır. Evinin bulunduğu bölge, çocukların yetişmesi açısından tehlike arz ediyorsa ve orayı tebliğ ile hayra yöneltme imkânı varsa orada durulmalı, yoksa o mahallenin veya bölgenin terk edilmesinin hicret sevabı kazandıracak bir mesuliyet olduğu bilinmelidir.

İslamî evin mahremiyet esaslarına uygun şekilde tanzim edilmesi gerekmektedir. Modernizmin ortadan kaldıramayacağı haremlik-selamlık dediğimiz usul, imkân ölçüsünde uygulanmalıdır. Bunu uygularken de adetleri değil, bu usulün Kur’an ve sünnetteki maksadını esas almalı ve onlara göre yerine getirmeliyiz.

Beytullah yalnızca hac ve umre vazifelerini yerine getirmek için ziyaret edilen bir mekân olmakla kalmamalı, onu görme imkânı elde edemeyen mü’minler de dâhil olmak üzere her Müslüman’ın kendi evinin manevi imarında temel kaynak kabul edilmelidir. Bütün mü’minlerin kendi evleri ve Allah’ın evi olan Kâbe arasındaki irtibatı gözden geçirmesi gerekmektedir. Çünkü mü’minin evi ve Allah’ın evi arasında mevsimlik değil, daimi bir ilişki olması icap etmektedir. Şöyle ki;

1-Müslüman’ın evi, temiz ve sade olmalıdır: Çünkü Kâbe, temiz ve sadedir. Maddi temizliğin yanında, evlerimiz Allah’ın adının anılmasına engel teşkil eden her şeyden temizlenmelidir. Yani Kâbe-i Muazzama’nın yalnız maddi temizliği değil, manevi temizliğini de örnek almalı, evlerimizde pis olan küfür ve şirke dair ne varsa çıkarmalıyız.

2-Müslüman’ın evi, güven ve huzur verici olmalıdır: Çünkü Kâbe güven ve huzur verir. Orada bulunan insanlar saatlerce mescitte olmalarına rağmen güvende olduklarını hisseder ve huzur bulurlar. Bu güven ve huzur ortamını evlerimizde sağlamanın yolu ise evlerimizi gıybetin yapılmadığı, yalan ve boş sözlerin konuşulmadığı yerler haline getirmektir. Aksi halde bu günahların meskeni haline gelen evler güven ve huzur verme özelliğini kaybeden evler olacak, sakinlerini huzursuzluk ve kasvet ortamında yaşamaya mecbur edecektir.

3-Müslüman’ın evi, ibadet yeri olmalıdır: Çünkü Kâbe ibadet yeridir. Evlerimiz tıpkı Kâbe gibi görünen kimliğinin arkasında bir de manevi kimliğe sahip olmalı, odalarında Kur’an okunan, zikir yapılan, rükû ve secde izleri olan evler haline gelmelidir. Kıyamette her şeyin dile gelip kişinin lehinde yahut aleyhinde şahitlik edeceğine iman ettiğimizden, evlerimizde ibadet ettiğimiz, namaz kıldığımız her yerin de ahirette lehimizde şahitlik edeceğini bilmeli ve namazlarımızı belli bir yerde kılmaktansa evimizin her köşesinin namazgâh olmasını sağlamalıyız.

4-Müslüman’ın evi, bir hidayet kaynağı olmalıdır: Çünkü Kâbe, bir hidayet kaynağıdır. Evlerimiz, küfür ve isyana sürükleyen her şeyden arınmış, Kur’an ve sünnetin buyur edildiği evler olmalıdır. Hidayet kaynağı evlere verilebilecek en güzel örneklerden biri, Hz. Peygamber (sav)’i öldürme niyetiyle yola çıkan Hz. Ömer’in girdiği ve hidayet bulduğu kardeşi Fatıma’nın evidir. Vahyin kucakladığı evler huzurun ve hidayetin adresi olurken, vahiyden uzaklaşan evler ise -fiziki şartları ne kadar iyi olsa da- manevi bir kasvete bürünecektir.

İşte Kâbe-i Muazzama bu özelliklere sahip olduğundan tüm mü’minler onu bir kez olsun görmek için gözyaşlarıyla dua etmekte, ona ulaşma imkânı elde edenler de saatlerce mescitten çıkmadan orada vakit geçirmek, ayrılırken de bir daha gelmek için can atmaktadır. Eğer bizler de evlerimizi bu özelliklerle donatabilirsek Kâbe’nin sahip olduğu o müthiş cazibeye sahip olacak, sakinlerinin huzur bulduğu, girmek için can attığı evler haline gelecektir.

Hacc ve umre ibadeti esnasında belki ömrü boyunca yakalayamadığı manevi ruhu yakalayanlar, ülkelerine geri döndüklerinde kendi evleri ve Kâbe arasında bu sağlam irtibatı kuramadıkları için, Kâbe’nin manevi havasından çok uzak olan evlerinin atmosferinde kısa sürede eski hallerine de geri dönmekte, günahlarla tekrar buluşmaktadırlar.

Günümüzde mesken meselesi her şeyden evvel bir ideoloji meselesidir. Zira meskenlerini değiştirerek insanların ideolojik ve fikrî yapılarını da değiştirebiliriz. Evlatlarının halinden, geleceğinden endişe duyan, şikâyet eden anne babalar, kendi evlerinin Kâbe-i Muazzama ile sıkı bir ilişki kurmasını ve bir irfan mektebi halini almasını sağlamalıdırlar. Meskenlerimizin manevi atmosferini değiştirdiğimizde evlerimizde yaşayanların ahlaklarının da müspet olarak etkilendiğini, bununla da kalmayıp bu değişimin tüm yaşantımıza sirayet ettiğini göreceğiz.